“Can cana, ya dost... can cana”... Bu sözcükler ile kalktı kadehler. Bardakları tutan ellerin son üç parmağı açılarak sürtündü bir diğer ele. “Can cana... can cana..."
Sarışın “klas” hanımlar ile kasketli “halktan” adamlar elele halay çekmekteydi masaların arasında. İlerleyen saatlerde sazlardan yayılan ritm hızlanacak; tüm misafirleri kaplayan “cezbe” bıçakla kesilecek kadar yoğunlaşacak; ellerdeki kırmızı eşarplar yoğun “ihtilaçlar” ile havalanacak; her yanı “lorke lorke” sesleri kaplayacaktı.
Hasb-el kader gitmiştim o düğüne. Bir gece dostlar ile barda otururken karşılaştığımız alevi bir arkadaş, yazar olduğumu duyunca bizi Okmeydanı’ndaki o düğün salonuna götürmüştü. “Yaz bacım” demişti, “yaz gördüklerini; ama bu defa erenlerden olsun”.
Aslında ilk bakışta pek bir fark yoktu sıradan düğünlerden. Ama masaya oturur oturmaz, sormaksızın yapılan rakı ikramı, düğünlerdeki geleneksel pasta-limonata servisine alışkın olanları şaşırtabilirdi. Ufak bir tabak çerez ve meyvadan başka meze de yoktu masalarda; konukların büyük bir kısmı rakı içiyordu denilebilir. Buna karşın içki meclislerinde sıklıkla izlenilen, gizliden gizliye yürütülen iktidar savaşları, "dayı-dayı" dolaşan "ağır abiler" ve karşı masadaki erkeklere ”ciyaklı” kahkahalar atan kadınlardan eser yoktu. Alkol kendini pistte semaha kalkanların -yani o zor dönüşleri uygulayanların- hareketlerinde bile belli etmiyordu. Kendinden geçmiş, ter içindeki çehrelerde sadece huzur ve mutluluk dolu bir anlatım vardı...
Farklı bir geceydi vesselam. Beni de piste çıkarıp o garip halaylarına kattıkları için söylemiyorum. Etkilendiğim, çevredeki -önceden başka hiçbir ortamda benzerine tanık olmadığım- dostluk havasıydı. Kadın erkek, elele, omuz omuza yapılan o danslar... Erkekler "abi fırsat bu fırsattır" kolaycılığı ile kızlara sürtünmeyi düşünmüyordu bile. Bu yüzden kızlar da, onları izleyen aileleri de "gönül rahatlığı" içindeydi. Herkes eşitti o diyarda... Erkekler avcı, kadınlar av değildi. İçki, suç üreticisi düzeyine gelmeden "zapt-rapt altına" alınıyordu. O gece gösterdi bana içkinin ve kadın-erkek birlikteliğinin bir suç, bir ayıp yaratıcısı değil, sevgi dolu bir kalbe döküldüğünde kişiye tanrılara layık duygular yaşatabileceğini. Sarhoşlukla kardeşliği öyle bir içiçe gördüm ki o gece, şaşıp kaldım izlediklerime... meğer bizlere ne farklı anlatmışlardı Alevileri... İçkiyi... Öyle bir coşup taştım ki sonunda, karar verdim bu hacsız, namazsız Müslümanların yaşamına bir göz atmağa.
Alevilik sözcüğü Ali evinden, Ali soyundan olanlar anlamına geliyor. Hz. Ali ise 4. halife olmasının ötesinde peygamberin damadı ve amcasının oğlu. Hani Hz. Muhammed’i büyüten Ebu Talip’in oğlu. Peygamberin ölümünden sonra bir siyasal parti olarak belirmiş, giderek bir inanca dönüşmüş. Hz. Muhammed, Ali’yi çok tutar ve önemli işleri ona verirmiş hep. Gadiru Hum olayına göre de hilafet Ali’ye verilmiş: Peygamber veda haccından dönerken Gadiru Hum denilen yerde tüm kafilesini toplamış, Ali’yi sağ yanına alıp kolunu kaldırarak “Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır” demiş. Öyle bir istek ve heyecanla kaldırmış ki kolunu, orada olanlar her ikisinin de koltuk altlarının göründüğünü söylemişler. Ama peygamberin ölümü ile bu konuma gelmek için kıyasıya kapışan Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer, Ali’yi bertaraf etmişler. İnanca göre peygamberin cenaze namazını kılmayanlar cennete gidemezmiş. Ama Ebubekir ve Ömer öyle dalmışlar ki halifelik için kulis faaliyetlerine, Hz. Muhammedin ölüsünü kaldırmayı unutmuşlar. Ali kontrolu eline almış, peygaberi usulüne göre defnetmiş. Bir süre sonra peygamberi hatırlayan iki halife adayı ise bir bakmışlar cenaze gömülmüş, namaz kılınmış. Ama onlar cennet ehli olmaya o denli aday görmektelermiş ki kendilerini, Hz. Muhammedin cesedini mezardan çıkarıp ona yeni bir tören düzenlenmeğe karar vermişler! Oysa olacakları önceden tahmin eden Ali ‘yi bulmuşlar mezar başında nöbet beklerken!
Anlaşmazlık belki de buradan başlıyor ve giderek Alevilerin, Ömer’in Alevilik ile ilgili ayetleri Kuran’ın toplanması sırasında metinden attığına inanmaları ile sürüyor. Alevi cemaati çok çektiklerini söylüyorlar egemen güçlerden. Örneğin Yavuz Sultan Selim’in 40.000 “can”ı öldürdüğü yaygın bir inanış aleviler arasında. Zaten hz. Ali de dahil ilk 12 imamın hepsi öldürülmüşler. Ali ve iki oğlu kılıç, diğerleri zehirlenerek... Günümüzde bile halen önde gelen İslam din bilginleri ve yazarlarından bazıları Aleviliğe kuşku ile bakmakta. Örneğin Rüştü Şardağ, örneğin Abdülbaki Gölpınarlı... Hayli popüler bir kişi olan Yaşar Nuri Öztürk bile Bektaşiliğin 16. Yüzyılda Balım Sultan tarafından bozulup Hıristiyan, Hurufi ve Mecusi etkiler aldığını, İslam dışına çekildiğini söylüyor. Alevilerin “pir”lerinden olan Hacı Bektaş Veli’nin de şeriata bağlı ve Alevilikten uzak biri olduğunu yazıyor.
Hacı Bektaş Veli’nin ötesinde Yunus Emre, Aşık Veysel ve Mevlana’nın da kendilerinden olduğunu savunuyor Aleviler. Hatta Hallac-ı Mansur’un da! Hani “en-el Hak” (Tanrı benim) dediği için öldürülen mutasavvıfın. Belki de onun bu sözleri alevi inancının insana verdiği değeri açıklaması açısından önemli.
Kısa bir araştırmadan sonra ele geçirilebilecek bilgiler bunlar. Bende konuya meraklı olan her kişi kadar bilgi sahibi olmuştum birkaç kitap karıştırmak ile. Ama yeterli görmedim okuduklarımı ve bu işi “bir bilene sormağa” karar erdim. Öncelikle Hubiyer “dede”lerinden Hasan Kabuk, ardından dede Mustafa Sizer ve son olarak o müthiş Sevindirik Dede ile 1998 yılında tanışmamız böyle oldu. Beni evlerinde misafir ettiler, her konuda ikramı eksik etmediler, sağ olsunlar.
İçlerinde en ilginci Sevindirik Hoca idi. Öncelikle aynı evde iki hanımı ile kavgasız gürültüsüz yaşaması açısından ilginçti. Görünüşte hanımların da hiçbir şikayeti yoktu bu durumdan. (Onların yok da, hocanın bir ara “Sen sakla Allah’ım kadın şerrinden” tümcesinin sıkça geçtiği bir “nefes”i yana yakıla okuması gözümün önünden gitmiyor). İkincil olarak yıllar önce, öldükten altı saat sonra morgda yeniden dirilmesi açısından ilginçti. Ama ne yazık ki hiçbir şey hatırlamıyordu “gayb alemine” yaptığı o kısa seyahatten. Sonra bir Bektaşi nefesinden (şiirinden) alınma olduğunu öğrendiğim ismi ilginçti.
Sorularıma genelde nefesler ile yanıt vermesi de çok enteresan geldi bana. Her sorumun ardından transa geçmiş bir medyum gibi, büyük bir sürat ve farklı bir üslup ile okuduğu şiirlerden anlam çıkarmakta kimi zaman zorlanıyordum. Bu gibi anlarda yardımıma çevresini sarmış diğer “canlar” koşuyor ve sözlerini bana tercüme ediyorlardı. Evi de çok ilginçti. Bohemia porselenlerinden tutun da, her biri bir başka zamanı gösteren plastik saatlere; oyuncak bebeklerden, el işlemesi kilimlere varana dek her şey her yerdeydi. Elde örülmüş çeşitli yün işleri duvarlardan fışkırmış; kenarı dantelli telefon örtüleri ile gizlenmiş telefonlar her yana dağılmıştı sanki. Bu “uyumsuzluğun uyumu” stilinde dekore edilmiş ev öylesine rahatlatıcı ve sıcaktı ki...
Koca bakır sininin başında tavuk kızartmasından pilavlar, salatalar, patlıcan yemekleri... Gönüllerinin, bütçelerinden hayli zengin olduğu öylesine belli idi ki. Bu zengin menüden atıştırıp rakılarımızı yudumlarken ilerledi dostluğumuz. Sini başındaki tek hatun bendim, çünkü diğer kadınlar –yemeği hazırlayan onlar olduğu halde- nedense yer almadılar masa başında. Biz iştahla yemek yerken onlar koltuklara oturup bizi dinlediler. (Hem sohbetimizi, hem de yemek yerken çıkardığımız şapır şupur seslerini!). Yine de Sevindirik dedenin sofradan her oturup kalkışımda hiç üşenmeden ayağa kalkması kadına verdiği değeri göstermeteydi kanımca.
Dedenin anlattıkları da çok ilginçti doğrusu. Örneğin Aleviliğin Müslümanlıktan çok önce, Hz. Şit zamanında “indirilmiş” bir inanç sistemi olduğunu anlattı. Kendilerinin İslam değil, Müslüman olduğunu da... Şaşırmıştım, sordum arada ne ayrım olduğunu. “Müslümanlık süt ise, İslam ayrandır” dedi. Bu nedenle Aleviliğe karşı olanların hakiki Müslüman olamayacağını da ekledi sözlerine. Yine çözememiştim sözlerini, biraz daha açmasını rica ettim. Bu kez de “Sünniler şeriat, aleviler tarikat yolunda” dedi. Kendine göre her şeyi açıklamıştı bu sözleri ile.
Çok şey anlattı bana tüm gün boyunca. Ve o gün Alevilikten daha da önemli bir odak olduğunu öğrendim inançlarının içinde. Gerçekte gölgede kalsa da, her şeyin çıkış noktası “o” idi. “O” bir kavram yada bir kitap değil, bir insandı. Ama kanımca insanüstü bir insandı, bu yanını hep “örtbas etmeye” çabalamış olsa da... Adı ise Ali idi; hz. Ali yani...
Dedeye göre Hz. Ali, peygamberimiz kadar önemli bir kişi. Hatta belki de daha fazla!.. Ama Ali, peygamberin yetiştirmesi, bir anlamda öğrencisi. Çünkü hz. Muhammet onu sık sık “Sahra”ya götürüp “konuşurmuş”.
Peygamber ve Ali’nin inanç içindeki konumları biraz “müphem”. Biliniyor ama açıkça ifade edilmiyor hiç. Sevindirik dede bile konuya “meseller”, olaylar anlatarak yaklaşıyor. Açıkça bir “ifşaatta” bulunmuyor ama ne demişler; anlayana sivrisinek... Hz. Ali’nin yüceliğini anlatan mitlerden işte biri: Alevilerin bir 40’lar meclisi var. Bunların içinde Ali ve hanımı da bulunuyor. Peygamberimiz birgün bu “40’lar Meclisinin” kapısını çalıp, “ben Allah’ın resuluyum, bana kapıyı açın” diyor ama açtıramıyor. İki kez geri çeviriyorlar hz Muhammet’i! Kapı sonunda açılmasına açılıyor ama, ol rivayet ola, ancak “Ben yoksulum ve sizlere uyanım” dedikten sonra (Ene biatihim, ena fıkarayım)... Peygamberin söylediği “Ene biatihim” sözlerinin anlamı ise bir üst otoriteye sadakat sözü vermek, birisinin yolunu kabul etmek!
Hz. Ali ile ilgili rivayet çok Alevilikte. İnsan üstü bir niteliği var inanışlarında. “Yerde insan, gökte melek yokken Ali vardı” değimi çok şey ifade ediyor bence. Bebekken, Kaf dağının ardındaki Nasır devin parmaklarını hurma çöpü ile bağlayıp onu tutsak etmesi de bir diğer ilginç mit. Hz. Muhammet bile çözememiş devin parmaklarını! En önemli mucizesi ise Miraç sırasında oluşmuş. Hz. Muhammet, Tanrı ile görüşmeğe göğe götürülürken yedinci katta bir aslan ile karşılaşıyor, kapıdan ancak parmağındaki yüzüğü aslana verdikten sonra geçebiliyor. Tanrı karşısına çıkıyor, söyleşiyorlar ve dönerken Rab’den bir yarım elma alıyor. Dünyaya doğru göğün katlarını inerken ise Ali’nin cesedini görüyor. Bu nedenle dünyaya acı ile dönüyor efendimiz. Kolay mı, Ali’yi yitirmiş... Keder içinde Ali’nin yetimleri Hasan ve Hüseyin’i kucağına alıp onları severken kapı açılıyor ve Hz. Ali parmağında peygamberin yüzüğü, elinde elmanın yarısı ile giriveriyor içeri. Hz. Muhammed öyle şaşırıyor ki ağzından “Ananadan doğduğunu görmesem sana Settar’sın (Tanrısın) derdim” sözcükleri dökülüyor. Allahın oğlu Allah olan Hz. İsa da Meryem anadan doğmadı mı?
Hz. Ali’nin doğaüstü güçler ile doğduğunu anlatan tüm bu rivayetlerde gerçek payı olması olasılığı var bence; çünkü Hz. Ali, Kabe’de doğmuş olan tek kişi. Kabe ise İslam öncesinden gelen önemli bir mistik merkez. Okültistler buradan yayılan bir elektromanyetik nabız atışının bulunduğunu öne sürüyorlar. Kimi ufologlar ise Kabe’nin eski bir ufo istasyonu olduğunu... Bazıları ise bir yıldız kapısı ile ilişkisini anlatıyor Kabe’nin. Bermuda üçgeni gibi. Zaten yeni “inen” her dinin öncelikle Kabe’ye egemen olma girişimi bu noktanın metafizik değerinin en güçlü kanıtı kanımca. Hz. Ali de burada doğmuş. Doğum noktasının insan kaderi ve kişiliğindeki önemini bilmiyorsanız astrologlara sorun. Size ilk önce doğum yeri bilinmeyen insan için yıldız haritası çıkarılamayacağını söyleyeceklerdir. Demek ki doğum noktasındaki etkiler, gelecek ve karakteri yönlendirme gücüne sahip. Şimdi bir kişioğlunun dünyanın en önemli mistik merkezinde doğan tek adem olduğunu hatırlayın ve varın gerisini siz düşünün. Çok şey gizli belki de onda. Sevindirik dede Ali’nin kimliğini şu sözlerle açıklıyor: “Hz. Ali’ye Tanrı desen de, demesen de günaha batarsın”...
Efsanelerin ötesinde Ali gerçekten güçlü bir kumandan imiş. Beri Zemmin, Hayber ve Kan kalelerini fethetmesi ve gösterdiği diğer kahramanlıklar dilden dile dolaşmakta. Kan kalesinin kapısını tek parmağı ile kırmış hazret. Kahramanlıklarının içeriği hep kan dökmek, can almak ile ilgili, ama bir kumandan nakış işleyecek değil a... Müthiş, efsanevi ve doğa üstü güçler taşıyan birde kılıcı var: Zülfikar... Efsaneye göre özel olarak tanrı tarafından ona indirilmiş. Aleviler “sır olarak indiğine” inanıyorlar. 70 arşın sağa, 70 arşın sola uzarmış. Hz. Muhammet’in yaşamını defalarca kurtarmış.
Böylesi üstün bir kişinin ölümü de ilginç olmuş tabidir ki. Evlatlığı tarafından namaz kılarken öldürülmüş. Çevresinde çoktandır merak konusu imiş böylesine güçlü bir komutanın nasıl ölebileceği. Düşsel bir kahramanlığı, eşi benzeri görülmedik bir gücü varmış Ali’nin, elinde de Zülfikar... Birgün kendine sormuşlar, “ya Ali senin zayıf noktan yok mu; sen nasıl ölürsün?“diye. O ise yanıt olarak “namaz kılarken zayıfım” demiş; “selam verme sırasından sağ yanımdan, sol yanıma dönerken parmak değdirseler hemen ölürüm” . Öyle öldürmüş zaten ibn Milcan; camide kundak içinde bulup büyüttüğü evlatlığı.
Hz. Ali’nin sözlerinden yola çıkarak namaz kılarken içinde olduğu konsantrasyona hayran olmamak olası değil sevgili okurlar. Şu kendinden geçmeye, şu “vecd” haline bir bakın... Ölümü de bence sırf dalgınlık nedeni ile düşmanını farkedememe olayı değil. Parmak değmesi ile öleceğini söylemiş Ali. Bedeninde de bir hassasiyet, bir değişim oluşuyormuş tapınma halinde, bu belli. Bu arada yıllar önce bir majikal ritüel (büyü ayini) sırasında nedensiz bir biçimde yaşamını yitiren arkadaşımız Nazım Güven’i anımsayıverdim! Yoğun majikal konsantrasyon (ki vecd içindeki bir tapınma da bu kapsamda algılanabilir) sırasında neler oluyor fizik bedene acaba? Ah, bilimciler ah; ne zaman okültistler ile elele verip “eşyanın gerisindeki hakikati” aramak için bir masa başına oturacaksınız?
Alevilik garip bir Müslümanlık. Anlaşılamıyor Sünnilerce, çözülemiyor. Belki de çözülemez bir adamın liderliğini benimsediği için böyle. Öyle bir Müslümanlık ki Alevilik, bu inançta İslam’ın farzlarını yerine getirme zorunluluğu yok! Eşdeyişle namaz, oruç, zekat ve hac anlam taşımıyor onlar için. Oysa farzlar din kitaplarında “Tanrının kesin ve değişmez buyrukları” olarak tanımlanmaktalar. Bu beş koşula kulak sallamayanlara “Şeytana uyanlar” deniyor genelde; çünkü Şeytan Tanrının kesin buyruklarına karşı gelmeyi öğütleyen bir güç (Nisa 4:119 “O Şeytan ki ...senin kullarına Allah’ın yaptıklarını bozmayı emredeceğim demişti”).
Aleviler haccın gönülde olduğunu; orucun Allah’ın kolaylık getirici kimliğine uymadığını; zekatın günümüzde “battal” edildiğini, içeriğinde olan “özveri” kavramının ise zaten her alevinin temel özelliği olduğunu; namazın kaç rekat ve nasıl kılınacağının ise Kuranda yer almadığını savunuyorlar.
Alevilik inancı İslam’ın başka yasakları ile de çelişiyor. Öyle ki, günah sayılan çoğu kavram tapımda kullanılıyor! Örneğin müzik ve dans... Osmanlıda şeyhülislam Ebusuut efendinin fetvası ile müzik ve dans da şeytan işi sayılmış. Kimi mezheplerde bir Mevlevi’nin döndüğü yer bilmem kaç metre kazılmadan orada namaza durulamıyor. O kadar korkulmuş, o kadar nefret edilmiş dans ve müzikten bir zamanlar İslam'da. İran'da hala pop müziğinin yasak olması bir rastlantı değil belki de. Oysa aleviler “semah” yaparak Tanrıya ulaştıklarına inanıyorlar. Hem de İslam’da haremlik selamlık kavramı ile hiç bağdaşmayan bir biçimde: çünkü cem evlerinde kadın ve erkeğin yan yana oturmasının ötesinde, semah da kadın erkek birlikte yapılan bir dans! Öyle bir dans ki, erotizm düzeyi sıfırlanmış, insanı farklı metafizik katlara taşımayı hedefleyen... ve bence bunu da başaran bir dans. İnsanın ruhunu özgürleştirmeyi, beden/kuru akıl baskısından kurtarmayı amaçlayan bir akış... Böylece varılan yerlerde ise sevgi dolu bir yaratıcının, tanrının, bulunuyor olması doğal değil mi?