 | GİRİŞ |
Bir kadın… Bir siyah motosiklet üzerinde, tek başına. Kasksız 130km/h'yi yiyen uzun sarı saçları, sıkı bir sevişme sonrası yataktan yeni kalkmış gibi karışık. Hava alacakaranlık, yani yeni kararmak üzere. Kadın önünde uzanıp giden otoyola -aralarında sonsuz bir aşk var gibi- arzu dolu gözlerle bakıyor. O gri şerit… Uçsuz bucaksız uzayıp giden ortası beyaz çizgili şerit, kadının evi, ülkesi, hükümranlık alanı… çünkü o OTOYOL KRALİÇESİ.
İki yana açılmış siyah deri ceketinin fermuarını kapatarak, deri sutyeninden taşan göğüslerini örtüyor; siyah çizmesinin burnu ile vitesi 1’e geçiriyor ve ancak “drag” yarışına yakışan bir depar ile gazlıyor motorunu, ileriye, bilinmeyene doğru akmaya başlıyor. Gece onun artık. Özgürlük de…
Ve de yalnızlık!
Oysa o sabah, geniş su yatağında her şey ne farklıydı. Üzerinde -kalkmasını hiç de istemediği- 84kg.lık ağırlık... Bambaşka kalça vuruşları... Her biri birer grizu patlaması olan ortak boşalmalar... Cemal! En başından farklıydı zaten. Onun kasık darbelerini ilk yediği altı ay öncesinde anlamıştı bunu. Gözlerini kapatıp üzerinden 100 çeşit insan geçse bile Cemal’i bu darbelerden tanıyabilirdi. Egemen… efendi… otoriter… ama sevecen de… Yatakta olanlar süperdi, oysa ya ayakta? Her an kavga ediyorlardı sanki.
O sabah da Beyza bağırıyordu:
- Bana akıl verme. Çok şey biliyorsun ama ne geçti sanki eline yıllardır taşıdığın yüklerden? Ne kazandın sağa sola saçtığın b.. paradan başka? Ne çok yıl harcayıp gittin? Nelerini yitirdin? Şimdi boynunda kravat, elinde bond çanta, saçında Sheraton kesimi ile koş bakalım patron yağlamaya.
- Düzen bu kızım...
- Ben düzeni sevmem... zaten kimse de beni düzemez!
Cemal, kadın lafı altında kalanlar takımından değildi.
- Mutluluğu bulutların gerisinde arıyorsun… O asla ulaşamayacağını bildiğin coğrafyalarda.
Beyza uzun deri eldivenlerini giyerken yanıtladı:
- Has… tir.
- O dediğini az önce yaptım zaten güzelim.
Genç kadın, erkeğin beyaz, ütülü gömleği yırtarcasına zorlayan geniş omuzlarına, erkeksi görüntüsüne uymayan şık ve kadınsı kol düğmelerine uzun süre baktı. Ardından Cemal’in ailesi ile tanışma merasimini ve devamında gelecekleri; yağ kokulu mutfakları, vızırdayan sevgi dolu çocukları, diz altı etekleri, yüzbinlerce "neredeydin?"leri düşündü. Son kez baktı erkeğe ve kapıyı vurup dönmemecesine çıktı.
 | LANETLİ HARİTA (Mayıs 2000 – İstanbul) |
İranlı “ağa Cahidi” her şeyi bildiğini iddia eden bir adamdı. Zahidan’ın azılı “tiryak” ve altın kaçakçıları ile -her iki anlamda da- düşe kalka, dünyanın dibine parmak atmayı öğrenmişti. Bazen kendine attırmayı da… Bilmediği ise birkaç saat sonra öleceğiydi.
Bir aydır Laleli’nin arka sokaklarındaki pespaye bir otelde kalıyordu. Aslında göründüğünden daha güvenli bir yerdi burası, ama yine de randevuyu bu iyi tanımadığı otelin odasında verdiğine pişmandı. Onun mesleğinde böyle sakat bir işi üç defadan fazla yapan insanın başına kötü işler gelirdi... bu hataları yapanlar ölürdü. Oysa bu kez acelesi vardı. Üzerindeki haritadan bir an önce kurtulmak istiyordu.
Telefondaki kalın ve boğuk sesli yegane alıcısı tek bir şart koşmuştu: buluşma güvenli bir yerde gerçekleşecekti… ağa Cahidi’nin otel odası gibi. İhtiyar İranlı da kabul etmek zorunda kalmıştı.
Kabak kafasındaki terleri silerken gözü yüzüncü kez saate takıldı ve bininci kez bu işe girdiğine pişman oldu. O İran’ın yüzde seksen saf esrarını, her deveye yüzelli kilo yüklemecesine, on develi kervanlarla kaçırırken bile heyecanlanmamış biriydi. Çünkü bu değerli yükü develer insansız taşırdı! Zavallı hayvanlara esrar vererek Afganistanda malın teslim alınacağı yere götürüp İran’a geri getirirlerdi. Bu yolculuğa beş kez çıkan deve yola da, esrara da alışır; Afganistan’da nakledilecek malı sırtladığında, İran’da malın teslim alınacağı yeri esrar aşkına bir başına bulurdu.
Yine de cesur bir adamdı İranlı. Sero dağlarından tavuk, koyun ve inek “alışverişine” aracılık ettiğinde de kılı kıpırdamazdı; Ağrı Gürbulak’tan, Azerbaycan Bazargan’a doğru akan tarihi eser ve gömü değiş-tokuşunda da… Bu işi kırkbeş yıldır yapmak insana bazı üstünlükler kazandırıyordu. Soğukkanlı ve korkusuz olmak gibi. Ama nedense bu defa korkuyordu. Hem de eni konu…
Ağrı’daki İshakpaşa sarayı yakınlarına zamanında gömülmüş sonu gelmez definelerin planlarını satıp, isteyene rehberlik de eden Cemil, bu son haritayı elinden çıkarmakta aşırı acele etmişti. İddiasına göre harita uğursuzdu ve uzun bir hikayesi vardı. Cahidi ise, Doğu Beyazıt’ta her zaman buluştukları kahvede çayını içip, Cemil’in anlattıklarını dinlerken, definenin hikayesinden çok, miktarından etkilenmişti. Söz konusu olan altmış kilo toz altındı. Aslında, Cemil’in detayları anlatırken kara sarı olan ten renginin kül grisine dönüşmesi de etkilemişti ağa Cahidi’yi; çünkü eski bir militan olan bu sıska adam, defalarca geçtiği elektrik işkencesini “ciğerimdeki veremi iyi etti” diye dalga geçerek anlatacak kadar yürekli biriydi. Oysa belliydi ki bu kez Cemil de korkuyordu.
Cebinde, soğuk tenini tuhaf bir biçimde ısıtan -ya da ona öyle gibi gelen- haritayı bir kez daha çıkardı. Kalın bir kağıt üzerine kan ile yazılmış isimler, çizili şekiller ve plan her bakışında içini karartıyordu. Bu lime lime olmuş kağıt parçasını aldığından beri rahat bir gece geçirmemişti. Uyur uyumaz içine kasvet akıtan karmakarışık rüyalar görüyor; her namaza duruşunda sanki seccadenin yanında oturan birinin sıcaklığını hissediyor, tespih çekerken derinden derine okunan bir duanın sesleri beyninin derinlerinde yankılanıyordu. Cahidi her türlü pisliğe bulaşmış biri olarak son derece maddeci bir adamdı. Periymiş, cinmiş, uğursuzlukmuş, lanetmiş… bu gibi safsataya inanmazdı. Ama birkaç gün önce gördüğü rüya -daha doğrusu rüyasında yaşadıkları- inançlarını bir daha gözden geçirmesine neden olmuştu.
Gece yarısı ter içinde uyanması ile başlamıştı olay. Son zamanlarda gördüğü, ama ne olduğunu hatırlayamadığı kabuslarından birini daha görmüş olmalıydı. Korku içinde etrafına bakmış ve nerede olduğunu da hemen çıkaramamıştı. Öyle çok yerde uyanmıştı ki son yıllar içinde… Uykusu açıldıkça İstanbul’da, İran’ın korkunç “mübareze ba mavade mukaddir”inden -narkotik şubesi polislerinden- uzakta bulunduğunu anlayınca rahatlamış ve bu gevşemenin etkisi ile yeniden uykuya dalmıştı. Oysa uyur uyumaz yine sıkıntılı bir rüyanın içinde bulmuştu kendini. Belki de önceki rüyanın devamıydı bu. Soyut görüntüler, ne olduklarını anlamasına süre bırakmadan sisler içinde beyninden akıp gidiyor, şimdi çoktan unutulmuş bir devrin anıları onun bilinç altında sanki yeniden yaşam buluyordu. Sonra derinlerden bir ses duydu. Son zamanlarda tespih çekerken duyduğu sesti bu. Birkaç erkek, bir ağızdan Kuran okuyorlardı. Oysa o İslam dini gereği, Kuranın tek bir hafız tarafından okunmasına alışıktı. Bu kez hafızlar -ya da her kimseler- sureyi hakiki bir Arap gırtlağı ile bir ağızdan okuyorlardı. Giderek sesleri yakınlaştı, yakınlaştı… Arapça tek tük kelimeler takıldı kulağına ”Kaaria…. Haviye…” Sonunda gök gürültüsünü andıran bir şiddette şu cümle patladı kulaklarında:
“Ve ma edrake melkaari’a”…
Uyandığında kendini yatağın içinde otururken buldu. Ellerinden ve beyninden ateş çıkıyordu. Korkunç bir ısıydı bu, sanki teni alev alıverecekmiş gibi. Bir süre sakinleşmeyi bekleyip rüyasını anımsamaya çalıştı. Dua okuyan erkek seslerini, kulağına takılan kelimeleri ve son olarak beyninde top gibi patlayan cümleyi anımsayıp ürküntü ile titredi: Dinlediği Kaaria suresiydi. Kıyamet gününü anlatan dehşet verici sure…
Şu haritayı bir an önce elinden çıkartsa çok iyi olacaktı.
 | MOTORCU ÇETESİ (Amerika / Arizona - 1990)
|
Beyza, Amerika'nın Meksika sınırına yakın bir şehir olan Phoenix'in ucuz bir motel odasında, sarışın bir ilah ile sevişmekteydi. Adamın sıklaşan solukları, nefesinden yayılan alkol kokusu ve bacaklarının arasında -genç kadına tarifsiz zevkler veren- bir organı vardı. Beyza sevgilisinin -üzerinde birbiri yanında dört gümüş halka küpe geçirilmiş olan- kulak memesini emmeye çalışsa da, küpeler dudağına batınca vazgeçti. Zaten az sonra boşalacağını biliyordu.
Orgazmın yoğunluğuna karşın kendilerine gelmeleri çabuk oldu. Adam çırılçıplak olarak banyoya giderken Beyza ona bir kez daha hayran olmuştu. 1.87'lik boy ve bu denli adaleli bir erkek nasıl olup da böyle zarif ve çevik hareket ediyordu? Ama onun aklı erkek güzelliğine zaman ayıramayacak kadar farklı bir arzuyla yanmaktaydı o anda. Konuyu açmak için Jeff'in duştan çıkıp giyinmesini bekledi. Bu çok kısa süren bir işti, çünkü o çıplak tenine sadece bir jean ve beyaz bir deri yelek giymekteydi.
- Jeff… bir kez daha söylüyorum… lütfen izin ver bu gece ben de geleyim sizinle.
Jeff 30'lu yaşlardaki bir adamdan umulmayacak dinçlikteki güzünü aynada incelerken yanıtladı:
- Olmaz bebek, bu gece cehennem kaldıracağız.
- Bende onun için gelmek istiyorum ya!
- Ne yapacaksın gelip? Bıçaklar çekilecek belki.
- Jeff, lütfen taktik yapma, o havayı solumak istiyorum, ayak altında dolaşmam… lütfen.
Jeff, yatağın içinde bağdaş kurmuş olarak oturmakta olan genç kadına baktı. Omuzlarına dökülmüş saçları ve kalın dudakları ile 18 yaşından çok daha büyük duruyordu.
- Ya başına bir şey gelirse?
- Beni unut, herkese yaptığın muameleyi yap!
Jeff kapıdan çıkarken kollarını kaldırarak "Oh, my goodness!" diye inledi. Sonra da dalga geçer gibi haç çıkararak ekledi: "Combat'da bir kadın… Üstelik bir acemi!.. May almighty save our souls!" (tanrı bizi korusun).
Beyza'nın ise gözlerinde zafer ışığı çaktı. Kazanmıştı. Yaşamında ilk kez bir dalaşa gitmekteydi. İlk aşk randevusuna hazırlanan bir genç kızın duyguları içinde akşamı beklemeye başladı.
20 kadar motosiklet korkunç bir gürültüyle Meksika sınırı yakınlarındaki Sonora'ya doğru hareket ettiklerinde Beyza'nın heyecandan dişleri birbirine vurmaktaydı. Korku değildi duyumsadığı; sadece gruptaki iki kadından biri olmak onu gerginleştirmişti. Bir sorumluluktu bu kendine ve hemcinslerine karşı.
Beyza en önde giden Jeff'i göremiyordu, çünkü kendisi en arkalardan gitmekteydi. Grubun en dişli iki elemanı en önde ve en arkada gider, çeteyi kıskaçlama görevini yaparlardı. Aradaki bölgelerde ise diğer "brother'lar" (kardeşler) kıdemlerine göre önden arkaya doğru sıralanırlardı.
(..........)
Otoyoldan şehir merkezine doğru ilerledikçe insanlar onlara daha fazla yol verir oldular. Lüks araçlar sanki saygı duyar gibi yana çekiliyor, sorgulamaksızın, -hatta geçiş haklarını aramaksızın- yerlerini onlara devrediyorlardı. Zaten grup halinde gidişte en önemli şey yol vermemek ve böylece de birbirinden kopmamaktı. Bir araca tek bir kere yol verirsen dört tekerlekli arada kalır; böylece ya korkudan donuna doldurur veya düzenin içine ederdi. Bu nedenle tüm motorlar birbirlerine kenetlenmiş olarak gitmekteydiler.
Cat'e yaklaştıkları zaman en önde -400 kg.lık Gold Wing süren dev- Andy ile yanyana giden Jeff, direksiyonu bir hareketle kırarak -kaldırımda yürüyen şık giysilerle alışveriş yapan, dolaşan kalabalığın şaşkın bakışları ve küçük haykırışları arasında- aniden kaldırıma çıktı. Tabii ki diğerleri de sorgulamaksızın arkasından… Böylece birbiri peşine 20 motosiklet sadece yayalar için ayrılmış kısmı zaptetmiş oldu.
Şimdi grup geniş kaldırımların üzerinde korkunç bir duman salarak 2. viteste ilerlemekteydi. Bu gürültüden korkan insanlar ise hiç karşı çıkmadan binaların duvarına dayanıyor, kimisi elleri ile kulaklarını, kimisi ise burnunu ve ağzını kapıyordu.
Beyza, heyecandan yerinde duramaz oldu… Korkunç bir ayrıcalık ve güçtü bu. Daha önce grupla hiç downtown'a (kent merkezi) inmemişti; çünkü motorcular bu lüks ortamdan hazzetmezler, daha çok şehir dışındaki benzincilerin yanlarına sıralanmış disco'ları yeğlerlerdi. Ama doğrusu ya, bu süslü kıyafetli yayalar arasına vahşice girmenin tadı da vardı yani!
Sonunda yarattıkları gürlemeler içinde kulübün önüne geldiler; motorlar, aynı manevrayı yaparak önce burunlarını caddeye doğru 90 derece çevirerek biraz ileri gittiler, sonra boşa geçirip geri gelerek arka tekerlerini Cat'in duvarına dayadılar. Kontağı kapatan Jeff, birbirine paralel şekilde park etmiş 20 motordaki kardeşlere eliyle "in" işareti yaptı; böylece garip giyiniş ve görüntüdeki tipler motorlarından inerek kulübün kapısına dayandılar.
(..........)
Bu sözler üzerine Andy, korumaların şaşkın ve küçümseyici bakışları altında herkesi -kolunun bir işareti ile- yeniden motorlara bindirdi. Onlar motora binerken Jeff ise hareketsiz kalarak beklemişti. Herkesin makinesinin üzerinde olduğunu görünce uzaklaşmak için korumaya sırtını döndü… ama uzaklaşmadı! Yerine ani bir hareketle dönerek adama elinin tersi ile vurdu. Koruma boş bulunmuştu; onların kaçtığını sanıyordu; bu nedenle darbeyi alınca yere oturuverdi. Onun düşmesi ile ani bir hareketle motoruna atlayan Jeff ise neşe ile bağırdı: "C'mon boys… let's rise hell…" (Haydi çocuklar... cehennemi kaldıralım).
Bu söz ile motorların tümü kontak açtı; arka koltukta oturanlar nereden çıktığı belli olmayan zincirlerini çekerek kimi motorları korumaların üzerine sürdüler, kimi ise lüks kulübün alt kattaki çayhanesinin yere dek uzanan camlarına doğru saldırdılar .
Zincirli motorcular, elleri mücevherlerinde ciyaklaşayarak kaçışan kadınların ve o kadınlardan çok, onların mücevherlerini koruyarak kaçışan erkeklerin arasına daldılar. Arka selede oturan motorcular, ayağa kalkmış olarak ellerindeki zincirleri öyle hünerle savuruyorlardı ki, bu cehennem aletleri asla sürücülere dokunmuyor ama önlerine çıkan korumalara vurunca adamları elektrik çarpmış gibi yere düşürüyordu.
Durum çayhanede de daha iyi değildi: Camların tümü şimşek çakma sesleri içinde kısa sürede yere dökülmüş, motorlar cam kırıklarına aldırmadan camsız pervazlardan dalarak café'nin içine girip masalara varana dek önlerine geleni zincirleyerek kırmışlardı. Ortalık savaş alanı gibiydi. Korumaların yarısı tamamen kaçmış, Jeff ile takışmış olan liderleri yerden kalkamayacak gibi serilmiş, diğer kalanlar ise kanayan yaraları ile duvar diplerine saklanmaya çalışırcasına sinmişlerdi. Tam o anda uzaktan siren sesleri gelmeye başladı.
Beyza tüm bu sırada arkada sekiz çizmekten başka bir şey yapmamıştı. Kendi görevi sadece gürültü ve şaşkınlık yaratmaktan ve olur da birisi yakınında düşerse ilerleyerek onu arkasına almaktan ibaretti ama buna da gerek kalmamıştı; çünkü sonuç mutlak başarıydı. Jeff ise polis arabalarının düdüklerini duyar duymaz motorda ayağa kalkıp ve tüm sesiyle bağırdı: "Cops are comin' boys; we're goin' back! (Aynasızlar geliyor çocuklar; geri dönüyoruz!). Bu sözlerden sonra kızılderili Kito'ya işaret etti. Adam hemen bindiği motordan atladı… yerde baygın yatmakta olan korumayı Andy'nin yardımıyla yerden kaldırdı ve -korumayı kucağına alarak- Andy nin arkasına oturdu. Baskın, artık "adam kaçırma" işine dek varmıştı.
Beyza yavaştan korkmaya başladı. Peşlerinde polis vardı artık… Birazdan Highway Patrol'a (Otobanlarda devriye gezen özel ekipler) da haber ulaşacak ve onlar tüm noktaları tutacaklardı. Yaklaşan sirenlerine kulağını tıkayıp motorunu gazladı.
Dev motorlar korkunç "roar" sesleri içinde dümdüz asfalta sardı ve 130km/h hızla ilerlemeye koyuldular. Bu hız, motorların grup halinde gittiği düşünülürse oldukça yüksek sayılırdı. Yine de dümdüz otobanda arkalarına takılan polis arabalarınca kolayca enselenecekleri açıktı. >>>
 | KURTLANMIŞ BİR CESET (İran - Bahtaran Cephesi 1985) |
Piyadeler, postallarının yarısına kadar çıkan çamurun içinde -olabildiğince güvenle- ilerlediler. Yürürken ateş edebilen Çiften tanklarının günlerce süren bombalaması ile yerle bir olmuş siperleri düşman terk etmişti. Askerlerin şu andaki tek düşmanı ise ayaklara tutkal gibi yapışıp adım atmak için ek bir güç gerektiren balçık ve tenlerini doğrayan soğuktu.
İki yıldır cephede, deyim yerindeyse -sürünen- Aşkan ise balçıktan etkilenmemişti bile. Onun aklındaki tek sorun kaçan Irak’lı askerlerin esirlere ne yaptığı idi. Sabah ezanında, Devrim Muhafızları “Pasdar”lar ile kıldığı namazda, yaklaşık iki hafta önce “muhasaraya” alınıp esir edilen 4. “leşker” askerleri -ve en çok da arkadaşı yüzbaşı Cevat- için uzun uzun dua etmişti ama bilinmezdi ki! Genelde herkes birliğin akıbetinden ümitsizdi.
Terk edilmiş karargaha ulaştıkları zaman çevredeki tavuk ve insan cesetlerinin çokluğu, tankların görevlerini iyi başardığını gösteriyordu. Peki esirler?… Ölü ya da canlı esirler neredeydi?…
Hep en önde giden “molla Ali” herkesten önce biraz ilerdeki tepeye ulaştığında birden bağırdı: “Buraya, buraya”. Kollarını, askerleri sanki yukarı çekmeye uğraşır gibi sallıyor, arada da bağırıyordu: “Hadi, daha çabuk, daha çabuk olun”.
Kısa bir süre sonra askerler tepede toplanıp yamaçtan aşağıya donmuş gibi bakmaya başladılar. Hepsi savaşın ilk başladığı 1980 yılından beri çarpışma ortamında olduğu için az çok acımasızlığa alışmışlardı ama o acımasızlık yandaşların başına geldiğinde yine de “koyuyordu” yüreklere.
Aşkan bezgin gözlerle aşağıda elleri arkalarından bağılı yatan 4. leşker’e baktı. Bir düzen içinde yan yana, ama kimi yüzükoyun, kimi ise sırt üstü uzanmışlardı.
“Kurşuna dizilmişler” diye düşündü. “Hiçbiri kaçmaya yeltenmemiş. Yan yana durup, öylece ölümü getirecek kurşunların bedenlerini delip geçmesini beklemişler”. Görüntünün yarattığı şoktan sıyrılır sıyrılmaz aklına Cevat geldi. Dokunduğu yeri çekip alan bakışlarıyla cesetler arasında Cevat’ı aradı. Yoktu. “Şükürler olsun sana Allah’ım” dedi, “ettiğim duaları cevapsız kılmadın, sükürler olsun sana”. Cevat ya kaçmış, ya da askerlerce rehine olarak götürülmüştü. Ama sağdı demek ki.
Bu arada askerlerin yarısı ölülerin, diğer yarısı ise -keşif amacıyla- yıkıntıya dönmüş karargahın içine doğru yollanmaya koyuldu. Aşkan ikinci guruba katılmaya karar verdi. Görülecek ne vardı ki aşağıda?
Otomatik silahlı tankların yaylım ateşi sonunda zar zor ayakta duran kulübelere girerek içersini birer birer kontrol ediyordu ki, ilerde -görece sağlam bir binadan- gelen sesler ile dışarı çıkmak zorunda kaldı. Bir asker -galiba tıfıl Rahman- kapının önünde çömelmiş, öğürüyordu. Ne halt oluyordu yine?
Koşarak askerin yanına gitti ve binanın içinden gelen çürük et kokusunun onu kusturduğunu düşündü. İçerde kalmış cesetler olmalıydı. Ağzından solumaya başladı ama bu kez de dayanılmaz kokunun ağzının içini kapladığını düşünüp rahatsız oluyordu. Kolunu bakımsızlıktan iskelete dönmüş sıska delikanlının omzunun üzerine atarak: “Asker kendine gel çabuk” dedi, “görevdesin, çabuk topla kendini”. Zavallı çocuk ise titreyen bir sesle “Komutanım” dedi, “affedin, komutanım” dedi ve içerisini göstererek: “İçerde, orada”.
Aşkan alışık bir refleksle Uzzi’sinin emniyetini açtı, yanlarındakilerden iki kişiye başıyla işaret etti ve üç adam seri bir hareket ile içeri daldılar. Burnundan nefes almasını engelleyen koku yüzünden, silahlı birilerinden çok, cesetlerle karşılaşacağını tahmin ediyordu. Ama yine de risk almayacak kadar usta bir askerdi. Pencereleri tahtalarla çivilenmiş olduğundan ışığın çok az sızabildiği koridordan geçerek önlerine gelen yarı açık kapıdan içeri daldılar. Oda koridordan daha bir aydınlık olduğundan karşısındaki manzarayı -ne yazık ki- açıkça görebildi: Odanın ortasında yerde oturur durumda, sırt sırta bağlanmış iki esir vardı. Birinin günlerce önce öldüğü, üzerindeki tenini kemiren kurtlardan anlaşılıyordu. Kafası, yakından ateşlenmiş tabanca mermisi ile yarı yarıya uçup, kalanlar da kurt ziyafeti olmuştu. Diğeri ise… Aşkan gözlerine inanamadı… diğeri ise henüz canlıydı… Arkasındaki adam vurulurken de ona bağlı olduğu cesetten dağılan kemik ve et parçalarının üstüne başına bulaşmasından belliydi. Kıvıl kıvıl gri böceklerin giderek onun vücudunu da sarmakta oluşlarına aldırmaz biçimde boş gözlerle karşısındaki duvara bakıyor ve tebessüm ediyordu.
Bu konumda olmaktan delirmiş olan asker yüzbaşı Cevat’tan başkası değildi.
 | ŞEYTANCININ KÖŞKÜ (İstanbul'da bir yalı - 1898)
|
Kapının gıcırtıyla açılması ile yüzlerine yoğun bir küf kokusu çarptı; küf ve rutubet… Zifir gibi antreye girmeye çekindi Pelin. Öyle karanlıktı ki içersi. Halil çavuş alışık adımlarla önden ilerleyerek karanlığa karıştı ve gacır gucur sesler ile önce oda kapılarını, ardından da panjurları açmaya koyuldu. Güneş içeri girdikçe Pelin de ilerleme cesareti buldu: “Ne soğuk”.
- Allah ömürler versin babamın işi. Şu panjurları kapatmayalım giderken diyorum, dinletemiyorum. Güneş girmezse kurumaz bu rutubet.
- Camlar kırrrıh, iççerü giren oluu diye istemeyyo.
- Cam taktırmak zor değil. Böyle olmaz tabii.
Pelin onlar bu şekilde konuşurlarken Halil çavuşun kapılarını açtığı odalardaki garipliği fark etti: “Aaaa, bütün camlar neden kırık?”
- Şevkü bey bir ay gaddan öncessi geldü, açtu yaluyu. Geceleyyün hepiccini gırmışlar sandalla gelüp.
- Neden?
- Saaalığında da yaparlardu, sevmezlerdu beyfendüyü köyde heç. Şeetancu dirlerdi.
Pelin önce yanlış duyduğunu sandı: “Ne derlerdi dediniz?” Çavuş geniş geniş gülerek tekrarladı: “Şeetanncuuu; ööle adı vaadu beyümün”.
- Şeytancı mı? Niye ki?
- Ne bülem, köyli kaffsı bu. Heç ahıl irer mü? Bağa hep surrlaadu, sen heç gorhmuyon mu orda galmağa diye. Ben de derdüm kü…”
Şekure hanımın sert sesi odada şakladı: “Çavuş; kendine gel, kimse benim yanımda bey amcamdan böyle bahsedemez”. Adam süt dökmüş kedi gibi uzaklaşmaya başlıyordu ki konuşmanın bitmesini istemeyen Pelin yine sordu: “Neden bu kadar çok saksı var?”
Antrenin dibinde yanyana dizili 20-25 tane içi toprak dolu büyük saksı vardı. Halil çavuş: “Onlaaa kedi mezaru. Beyfendünün çoh kedüsü vaadı. Onnar olünce de toprağa gommeye yüreği yetmezdu, sahsılara gömüp evde dutaadu”.
Pelin, panjurlar açıldıkça giderek aydınlanan odada çevresine alıcı gözle baktı, odanın merkezinde gümüş rengi üç berjer koltuk duruyordu, ortalarında da yüzeyine kapitone kumaş geçirilip üzeri camlanmış büyük, yuvarlak bir sehpa. Koltukların kumaşı öyle güzeldi ki Pelin elini sürmeden edemedi: “Islak bu!”
- Nem.
- Aaaa, yırtıldı!
Pelin’in minik ellerinin sürtünmesiyle bile kumaş ufalanmıştı. Şekure hanım şöyle bir baktı: “Çürümüş iyice, burdaki her şey çürüyor, beybabam neyse karar verdi satmaya; ama yine de yıkılmasına gönlüm razı olmuyor ya, neyse. Yazık bu tarihi yalıya valla.”
- Siz beyefendünün saalığında heç gelmezdünüz; o zamannar görecehhdünüz eşyağlarrı. Amma kimisecihhler gelmezdü. Ben bazen derdüm -beyfendüü, bööle yaanız yaanız ne yappıyon? Kappanur odassığa, ohurr allah ohurr, ohhurr allah ohhurr, gecelerü ışığı heç sönmezdi… Çaluşurdu, çaluşurdu, gunduzleri de uyuya kalurdu.
Şekure hanım hırçın bir tavırla adamın sözünü kesti: “Halil çavuş, gelmişken kütüphaneye bağışlanacak kitapları tasnif edeceğim, sen alt katın tüm panjurlarını aç, sonra efendi babamın kitapları taşıdığı odaya gel. Verilecekleri göstereyim.
- Kittap mittap kalmadu ki hamfendü, heppicci çöp…
- Uzun etme Halil çavuş; o kitapların ölüsü bile paradır sen anlamazsın.
Pelin sordu:
- Üst katta ne var teyzeciğim?
- Yatak odaları ve rahmetlinin çalışma odası.
- Çıkabilir miyim?
Şekure hanım kitapları rahat toplayacağı için izni kolay verdi: “Tabii ki; çık, bir dolaş, bak bakalım almak istediğin birşey var mı?.
- Karanlık değil midir Halil çavuş?
- Yohh değüldür. Ooda camları gıramıyolar deyü pancorların çoğu aççıh.
Pelin dikkatlice gıcırdayan, üzeri muşamba kaplı merdivenlerden çıkarak loş bir sahanlığa geldi. Bu sahanlığa açılan odaların kapıları kapalı olduğu için ışık sadece kapıların altlarından geliyordu. Genç kız önce hangi kapıdan açması gerektiğini düşünüyordu ki kapıların birinin önünde oynak bir ışık gördü. Bir yakamoz gibi oynayan bir küçük aydınlık. Çevresine baktı, ışığı yansıtacak hiçbir yer yoktu. Meraklandı. Yavaşça ilerledi kapıya doğru, ışık yok olmuştu. Belki de Pelin ışık kaynağı ile kapının arasına gelmişti; çünkü denizden yansıyan güneş garip gölge oyunlarının oluşmasına neden oluyor gibiydi. Uzanıp kapıyı açtı; kendini bir çalışma odasında buldu.
Ağır brokar perdelerle yarı yarıya gizlenmiş bir pencere önünde bir sekreter, derileri çatlamış iki siyah koltuk, ortada beyaz oymalı çini soba, duvarlarda kitapları boşaltılmış kütüphaneler. Odayı çarpıcı kılan ise önünde deri koltukların durduğu siyah damarlı mavi mermer şömine idi. Genç kız bu şömine yandığında odanın anlatılamayacak güzellik kazanacağını düşündü. Birden şöminenin üzerindeki resim dikkatini çekti. Yarısı yanmış ve üzeri yer yer is kaplı yağlıboya bir portreydi bu. Alıcı gözüyle inceleyince bu resmin sahibinin Hakkı olduğunu anladı; çünkü bu esmer, zayıf ve çarpıcı yüzü nerede görse tanırdı Pelin.
Odanın dibine yerleştirilmiş antika sekreter öylesine hoşuna gitti ki, uzun süre durmadı bu konu üzerinde. Hemen koşup yanı başına gitti ve üzerinde “pigeon hole” denilen bir sürü göz; bir dolu çekmece; masaya oyulmuş mürekkep hokkası olduğunu gördü. Sekreterin üzerine -sahibi sanki bir iki dakikalığına dışarı çıkmış gibi- kağıtlar ve defterler yayılmıştı. Tümüne göz gezdirdi Pelin. Hepsi eski yazı ile yazılmıştı ne yazık ki. Kısa bir duraksama sonrası -modern ergonomik bilgisayar koltuklarına oranla- çok rahatsız olduğu kolayca anlaşılan iskemleye oturdu ve çekmeceleri açmaya koyuldu. Kağıtlar, paslı pergeller, ucu çakı ile açılmış kurşun kalemler, eski model kalın dolmakalemler gibi kırtasiye malzemeleri. Bir alttaki çekmecede bir saatli maarif takvimi ile Fransız okullarına ait çeşitli diplomalar… İlginç hiçbir şey yoktu bu çekmecelerde.
Tam odayı incelemeye başlamıştı ki, o oynak ışığı ya da yakamozu yine gördü, bu kez kütüphanenin açık kapısından görebildiği koridordaydı. Soluk bir parıltı… var mı, yok mu belli değil. Dikkatle baktı… kaybolmuştu. Öyle çok vardı ki duvarlarda bu dans eden ışıklardan. Ama bu arada ışığın düştüğü yerin bir kapı olduğunu fark etti… bütünüyle siyaha boyalı bir kapı!
Hemen yerinden kalkarak kütüphaneden çıktı, kara renkli kapının tokmağını tutup açtı kapıyı ve gördüklerine inanamadı… Yerden tavan dek siyaha boyanmış bir odadaydı şimdi! Sadece tekbir duvarı kırmızıydı ve buraya -üzerilerinde siyah mumlar olan oymalı- aplikler çakılıydı. Kara boya odayı öylesine yutmuştu ki, geniş ve perdesiz pencerelerinden içeri girmeye çalışan doyumsuz bir boğaz manzarası bile yetersiz kalıyordu. İçerde ise çok az eşya vardı. Bir piyano, bir masa, birde çok büyük dolap. Heyecan doldu içi, sanki tüm damarları çekilir gibi oldu; son derece meşum bir etki vardı içerde. Yine de karşı koyamadı gizemli çekiciliğe; çürümüş siyah halıya ayakları yapışsa da, yavaş adımlarla, ürküntü içinde ilerleyerek odanın tek eşyası olan dolabın yanına gitti ve bakımsızlığa terk edilmiş dolabın kapağını zorlukla açtı.
Önündeki raflar dolusu eşyadan garip kokular yükseliyordu; çünkü karşısında bir raf dolusu buhur, üzerinde isimlerinin yazdığı kavanozlara konup düzenlice dizilmişti. Üzerleri etiketli kavanozlarda garip bitkiler! Okudu: Mürrisafi, şeytan tersi, sakız, günnük ve daha "Esbat", "Pan", "Candelmas", "Halloween"… Bir diğer rafta da küçük değersiz renkli taşlar, kömürler, çeşitli madenlerden kesilmiş plakalar, bazıları eritilerek plaka haline sokulmuş kurşun borular, elişi kağıtları vardı. En alt raf ise yedi ayrı renkte mumlarla doldurulmuştu. Şık bir kutu görünce hemen kapağını açtı: içinde sadece biri siyah, diğeri kırmızı iki tane en az 500 boncukluk tespih vardı. Dolabın en üst kısmı en çarpıcı yeriydi, çünkü bu bölüm tahta oyma güvercin yuvaları ile bezeliydi. Bu minik delikler belli ki son zamanlarda elden geçirilip düzeltilmiş ve her birinin içine eski çalışmalardan kalmış tılsımlar ve balmumu bebekler konmuştu.
Pelin, bu gözlerden birine elini uzatıp, tahtadan kabaca yapılmış bir karış boyundaki tabutu alarak üzerinde yazan ibareyi okudu: "Behlül bey". Korku ile yerine geri koydu. Bu kez de bir naylon kumaştan yapılı topu eline aldı... bu bükülüp top haline getirilmiş öbek, kullanılmış bir kadın çorabıydı. İçinden düşen kağıttı ise: "kaza işlemi; Fatma boğaz nahiyesinde yara açılarak öldü" yazısı vardı.
Pelin bir anda uzun süredir soluğunu tutmakta olduğunu fark etti! Kalbi hızla atıyor, heyecandan elleri hafifçe titriyordu.